Özlem Güsar

Directions

Özlem Güsar Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from Özlem Güsar, Jewelry/Watches, Bali.

ATAMIN KIZLARI AVRUPA ŞAMPİYON 🇹🇷🇹🇷🇹🇷
06/09/2026

ATAMIN KIZLARI AVRUPA ŞAMPİYON
🇹🇷🇹🇷🇹🇷

Dünyayı kaplayan puantiyelerin ardındaki yaralı dahinin hikâyesi sona erdi.🔴Puantiyeleri, dev balkabakları, Louis Vuitto...
27/08/2026

Dünyayı kaplayan puantiyelerin ardındaki yaralı dahinin hikâyesi sona erdi.
🔴
Puantiyeleri, dev balkabakları, Louis Vuitton çantaları ve Instagram’da en çok fotoğraflanan eserleriyle tanınan çok hayran olduğum, Yayoi Kusama 97 yaşında hayatını kaybetti.

Neşeli sandığımız bu dünyanın ardında çok daha karanlık bir hikâye var.
🟡
Kusama halüsinasyonlar görmeye başladığında sadece 10 yaşındaymış. Çiçeklerin, balkabaklarının ıonunla konuştuğunu, noktaların çoğalarak bedenini kapladığını anlatıyor. O puantiyeler aslında bir tasarım fikri değil; küçük bir kızın zihninde gördüğü dünyanın dışavurumu.

Belki de beni Kusama’da en çok etkileyen şey bu: 10 yaşında gördüklerinden korkan bir çocuğun, o görüntüleri 80 yılı aşkın bir üretime dönüştürmesi.
🟣
Genç bir Japon kadınken efsanevi Georgia O’Keeffe’ye “Amerika’da nasıl sanatçı olabilirim?” diye yazıyor. O’Keeffe cevap veriyor; Kusama New York’a gidiyor, Andy Warhol ile takılmaya başlıyor.

1966’da Venedik Bienali’ne davetsiz gidip her birini iki dolara sattığı 1.500 aynalı küreden oluşan Narcissus Garden’ı kuruyor: “Your narcissism for sale.”

Bugünün “beni görün” dünyasını düşünün: Bunu 60 yıl önce hissedip, sanata döken bir dahi.
🟢
1965’te ilk Infinity Mirror Room’unu yapıyor; Instagram’ın rüyasını sosyal medyadan yarım asır önce yaratıyor. “Sevimli puantiyelerin kadını” 60’larda Vietnam Savaşı’nı protesto eden çıplak performanslar düzenleyecek kadar da provokatif.

1977’de kendi isteğiyle Tokyo’da bir psikiyatri hastanesine yerleşiyor. Yarım asır atölyesine gidip üretiyor, sonra hastaneye dönüyor.
🟠
Yıllar sonra Louis Vuitton ile dünyayı gerçekten puantiyelerle kaplıyor. Sanat, popüler kültür ve lüksün en başarılı buluşmalarından biri. Kusama x Louis Vuitton çantası olanlar, artık ona biraz da koleksiyoner gözüyle bakabilir.

Kusama’nın dünyası: Self-Obliteration, benliğin silinmesi. Çocukken onu korkutan dünyayı, milyonların içine girmek için kuyrukta beklediği bir dünyaya dönüştürdü.
🔵
Belki de Kusama’nın en büyük eseri puantiyeleri değildi.

Kendi zihninde onu korkutan bir dünyayı, milyonlarca insanın içine girmek için kuyrukta beklediği bir dünyaya dönüştürmesiydi.
⚫️

32 Michelin yıldızlı Robuchon’un mutfağı iki gece boyunca Türkiye’yi ağırladıJoël Robuchon, restoranlarıyla aynı anda 32...
23/08/2026

32 Michelin yıldızlı Robuchon’un mutfağı iki gece boyunca Türkiye’yi ağırladı

Joël Robuchon, restoranlarıyla aynı anda 32 Michelin yıldızına ulaşmış, gastronomi tarihinin en önemli şeflerinden biri.

Bana göre dünyaya öğrettiği en güzel şey şu: Lüks; en pahalı malzemeyi kullanmak değil, en basit malzemeyi kusursuzlaştırmaktır.
💧
Bu hafta Monaco’daki Robuchon mutfağı iki gece boyunca Osman Sezener’i ağırladı. Ben de o gecelerden birinde masadaydım.

Osman’ı OD Urla’dan tanıyorum; hatta restoranın yanında açtığı tatlı misafirhanenin ilk misafiriydim. OD Urla hem Michelin hem Michelin Yeşil Yıldızı sahibi. Bodrum EDITION’daki Kitchen da Michelin yıldızlı. Ristorante Pizzeria Venedik ise Michelin tavsiye listesinde. Kısacası Osman bugün üç ayrı mekânıyla MICHELIN listesinde.
💧
Ama o gece beni asıl etkileyen yıldızlar değildi.

Osman Monaco’ya yaklaşık 60 kilo malzemeyle geldi. Sumak, Bodrum mandalinası, zeytinyağı…

Bir anda şunu düşündüm:

Aslında bavulunda Türkiye’yi getirmişti.

Çünkü bir şef yurtdışına çıktığında yalnız gitmiyor. Onunla birlikte ülkesinin ürünleri, üreticileri, toprağı, denizi, hafızası ve sofra kültürü de seyahat ediyor.
💧
Robuchon ürüne saygıyı bir disipline dönüştürmüştü. Osman’ın mutfağında da aynı yaklaşımı görüyorum.

O gece masada başka bir şeyi daha düşündüm.

Biz Türkiye’de görmek ve görünmek için bazen yanlış yerlere fazla bakıyoruz. Dünyaya kimi göstereceğimizi de yeterince düşünmüyoruz.

Şeflerimizi alkışlamanın ötesine geçmemiz gerekiyor. Destek, takdirden ve emojilerden daha fazlası olmalı.

Çünkü iyi bir şef yalnızca iyi yemek yapan biri değil; ülkesinin kültürel ve ekonomik tanıtımının en güçlü aktörlerinden biri. Onların dünyaya açılmasını desteklemek, Türkiye’nin dünyaya açılmasını desteklemek.
💧
O gece Monaco’da insanlar yalnızca Osman’ın yemeklerini değil; sumağı, Bodrum mandalinasını, mesir macununu, Ege’yi, Anadolu’yu, Türkiye’yi tattılar.

Dünyanın belki de en gösteriş düşkünü yerlerinden Monaco’da, mutfağımızı en sade lezzetleriyle anlatan sevgili Osman’a kalpten teşekkür ediyorum.

Çünkü bazen bir ülkeyi dünyaya anlatmanın en güçlü yolu, onu bir tabağa koymak.
💧
Osman Sezener
OD Urla
Robuchon Monaco

Bugün üniversiteye giriyor olsaydım ne okurdum?Üniversite yerleştirme sonuçları açıklandı. Şimdi binlerce genç ve aileni...
05/08/2026

Bugün üniversiteye giriyor olsaydım ne okurdum?

Üniversite yerleştirme sonuçları açıklandı. Şimdi binlerce genç ve ailenin aklında aynı soru: “Doğru bölümü seçtik mi?”

Önce şunu söylemek isterim: Hiçbir tercih, sandığınız kadar hayatınızı belirlemiyor. Dünya çok hızlı değişiyor. Bugün üniversiteye başlayanlar, dört yıl sonra nasıl bir dünyaya mezun olacak, bilmiyoruz.
✅

Bugün yeniden üniversiteye girsem yine Endüstri Mühendisliği okurdum. Ama mühendis olmak için değil; bana düşünmeyi öğrettiği için.

Rahmetli anneannem, “Kızım sen nasıl bir yer yazdın?” diye sormuştu. O gün neyi seçtiğimi tam anlatamamıştım ama bugün İTÜ’de geçirdiğim dönem için şükretmediğim bir gün bile yok.

Üstelik sosyal tarafım, sayısal tarafımdan her zaman daha güçlüydü. Ama o dört yıl bana bir problemi doğru tanımlamayı, parçalara ayırmayı, önceliklendirmeyi ve çözmeyi öğretti. Bu yalnızca iş hayatında kullandığım bir beceri değil. En karmaşık projeyi yönetirken de evde bir sofra kurarken de aynı düşünme biçiminden yararlanıyorum. Mühendislik benim için bir meslekten çok, hayat boyu kullandığım bir zihin altyapısı.

Hatta hep söylerim; iş görüşmelerinde endüstri mühendisleri benimle 3-0 önde başlar. Çünkü diplomaya değil, o bölümün insana kazandırdığı düşünme biçimine güveniyorum.
✅

İkinci olarak Sanat Tarihi okurdum.

Sanat tarihçisi olmak için değil; dünyayı daha iyi anlayabilmek için. Çünkü sanat tarihi biraz da medeniyetin günlük tutması.

Kimse oturup “Bugün yeni bir sanat akımı çıkarayım.” demiyor. Örneğin Art Deco: 1920’lerde hayat hızlanıyor; sanayileşme ve makineleşme gündelik yaşamı değiştiriyor, tren yolculukları yaygınlaşıyor. Bu yeni dünyanın ritmi daha net, keskin ve geometrik bir estetik yaratıyor. Önce mimariyi, ardından mobilyayı, mücevheri ve modayı etkiliyor.

Yaşam değişiyor. Sanatçı onu kaydediyor. Sonra sanata dönüştürüp yaşamı yeniden etkiliyor.
✅

Bugün üniversiteye girsem bana düşünmeyi öğretecek bir bölüm seçer, dünyayı okumayı öğretecek ikinci bir alanı da hayatımın merkezine koyardım. Çünkü gelecekte fark yaratacak olanlar, farklı dünyalar arasında bağ kurabilenler olacak.

Peki siz, bugünkü aklınızla yeniden üniversiteye girseniz ne okumak isterdiniz?

Geleceği görmek için nereye bakmak gerek?Fallara mı, “tarih tekerrür eder” diyerek tarih kitaplarına mı?🔮Ben bir süredir...
10/06/2026

Geleceği görmek için nereye bakmak gerek?

Fallara mı, “tarih tekerrür eder” diyerek tarih kitaplarına mı?
🔮
Ben bir süredir sanatçılara bakıyorum.

Çünkü şunu fark ettim: Gelecekle ilgili ipuçlarını sanatçılar hepimizden önce yakalıyor. Daha duyarlılar çünkü. Henüz kimse konuşmadan, henüz veriler ortaya çıkmadan, henüz toplum tam olarak hissetmeden, onlar bir şeylerin değiştiğini görüyor ve eserlerine yansıtıyorlar.

Venedik Bienali’ni gezerken bunu bir kez daha düşündüm.
Ama koşturmalar yüzünden yazıyı yazmak bugüne kaldı.

Şu anda tüm trendler sessizliği, sadeliği, içe dönüşü anlatıyor. Ama sanatın küresel otoritelerinden biri olan Venedik Bienali’nin konusu 1.5 sene önce belirlendi.
“In Minor Keys.”
Yani bağıran değil, fısıldayan işler. Büyük gösteriler değil, sessizin sesi. Görünmeyeni görünür kılma çabası.

Hepimizin aradığı da artık bu değil mi? Sessizlikteki sesi duymak, zanaatı hissetmek, sadeleşmek...

Venedik Bienali’nde bu arayışlara yanıt veren çok güzel çalışmalar vardı.

Avusturya Pavyonu’nda dev bir bronz çan vardı. Tokmağı yoktu. Yerine bir insan bedeni vardı. Sanatçı Florentina Holzinger, baş aşağı asılı şekilde sallanarak çanı çalıyordu. Çünkü Venedik’in bir gün sular altında kalabileceğini anlatmanın en etkili yolu bazen bir istatistik değil, metale çarpan bir bedenin sesi oluyor.
🇦🇺
Birleşik Arap Emirlikleri Pavyonu’nda küçücük bir oda vardı. İçinde elli-altmış hoparlör. Hepsi aynı anda başka bir şey söylüyordu. İçeride birkaç dakika geçirdikten sonra hiçbir sesi gerçekten duyamamaya başlıyorsunuz. Şu an yaşadığımız çağın kusursuz bir özeti gibiydi.
🇦🇪
Japonya Pavyonu’nda ise onlarca bebek vardı. Farklı ifadeler, farklı gözlükler, farklı karakterler… Arkasında ise düşen doğum oranları ve geleceğe dair büyüyen belirsizlik hissi vardı. İnsanlar sadece ekonomik sebeplerle değil, nasıl bir dünyaya çocuk getireceklerini bilemedikleri için de duruyor olabilir mi diye soruyordu.
🇯🇵
Sanatçılar cevap vermiyor.

Ama doğru soruları, herkesten önce soruyorlar.

Belki de bu yüzden sanat, sadece estetik değil; zamanın ruhunu anlamanın da yollarından biri.

Siz geleceğin ipuçlarını nerede arıyorsunuz?
🌟

Geleceği görmek için nereye bakmak gerek?Fallara mı, “tarih tekerrür eder” diyerek tarih kitaplarına mı?🔮Ben bir süredir...
10/06/2026

Geleceği görmek için nereye bakmak gerek?

Fallara mı, “tarih tekerrür eder” diyerek tarih kitaplarına mı?
🔮
Ben bir süredir sanatçılara bakıyorum.

Çünkü şunu fark ettim: Gelecekle ilgili ipuçlarını sanatçılar hepimizden önce yakalıyor. Daha duyarlılar çünkü. Henüz kimse konuşmadan, henüz veriler ortaya çıkmadan, henüz toplum tam olarak hissetmeden, onlar bir şeylerin değiştiğini görüyor ve eserlerine yansıtıyorlar.
🎨
Venedik Bienali’ni gezerken bunu bir kez daha düşündüm.
Ama yazıyı yazmak bugüne kaldı.

Şu anda tüm trendler sessizliği, sadeliği, içe dönüşü anlatıyor. Ama sanatın küresel otoritelerinden biri olan Venedik Bienali’nin konusu 1.5 sene önce belirlendi.
“In Minor Keys.”
Yani bağıran değil, fısıldayan işler. Büyük gösteriler değil, sessizin sesi. Görünmeyeni görünür kılma çabası.

Hepimizin aradığı da artık bu değil mi? Sessizlikteki sesi duymak, zanaatı hissetmek, sadeleşmek...

Venedik Bienali’nde bu arayışlara yanıt veren çok güzel çalışmalar vardı.

Avusturya Pavyonu’nda dev bir bronz çan vardı. Tokmağı yoktu. Yerine bir insan bedeni vardı. Sanatçı Florentina Holzinger, baş aşağı asılı şekilde sallanarak çanı çalıyordu. Çünkü Venedik’in bir gün sular altında kalabileceğini anlatmanın en etkili yolu bazen bir istatistik değil, metale çarpan bir bedenin sesi oluyor.
🇦🇺
Birleşik Arap Emirlikleri Pavyonu’nda küçücük bir oda vardı. İçinde elli-altmış hoparlör. Hepsi aynı anda başka bir şey söylüyordu. İçeride birkaç dakika geçirdikten sonra hiçbir sesi gerçekten duyamamaya başlıyorsunuz. Şu an yaşadığımız çağın kusursuz bir özeti gibiydi.
🇦🇪
Japonya Pavyonu’nda ise onlarca bebek vardı. Farklı ifadeler, farklı gözlükler, farklı karakterler… Arkasında ise düşen doğum oranları ve geleceğe dair büyüyen belirsizlik hissi vardı. İnsanlar sadece ekonomik sebeplerle değil, nasıl bir dünyaya çocuk getireceklerini bilemedikleri için de duruyor olabilir mi diye soruyordu.
🇯🇵
Sanatçılar cevap vermiyor.

Ama doğru soruları, herkesten önce soruyorlar.

Belki de bu yüzden sanat, sadece estetik değil; zamanın ruhunu anlamanın da yollarından biri.

Siz geleceğin ipuçlarını nerede arıyorsunuz?
🔮

YANILIYORSUNUZ… HER ŞEY BANA YAKIŞMIYOR‼️Sağolsun insanlar bana sık sık aynı şeyi söylüyor.“Size her şey yakışıyor.”“Her...
31/05/2026

YANILIYORSUNUZ… HER ŞEY BANA YAKIŞMIYOR‼️

Sağolsun insanlar bana sık sık aynı şeyi söylüyor.

“Size her şey yakışıyor.”
“Her yerde çok şık görünüyorsunuz.”
“Bütün gittiğiniz yerler için nasıl hazırlanıyorsunuz…”

Bence mesele bu değil.

Bana her şey yakışmıyor, kimseye her şey yakışamaz zaten.

Ben sadece kendi ruhuma yakıştırdığımı yapmaya özen gösteriyorum.

Belki de bu karışıyor.

Çünkü ben seyahat ederken hiçbir zaman sadece “gitmiş olmak” için gitmiyorum.

Ruhumun; dünyaya dağılmış yapboz parçalarını arayıp kendimi bütünlemeye çalışıyorum.

Bazen Bali’de bazen Rize’de bir salıncakta sallanmak oluyor bu.

Bazen Afrika’da senede sadece birkaç yüz yabancı gören kabileleriyle; birbirimizi anlamadan oturmak.

Bazen Sevilla’da hiçbir şey anlamadan bir şenliğin içine girip insanlarla dans etmek.

Bazen de sadece bir sokakta kaybolmak…

Ama hiçbir zaman saatlerce herkesle aynı Instagram fotoğrafını çekmek için sırada beklemek olmuyor.

Hiçbir zaman uzun uzun makyaj yapıp, uzaklara hülyalı hülyalı bakarken “beni çek” demek olmuyor.

Çünkü o ben değilim.

Ve galiba insanlar artık bunu ayırt etmeyi çok iyi biliyor.

Çoğu zaman,

“Samimiyetin sesi çok yüksek çıkmıyor belki ama bir şekilde hissediliyor.”

Ne yazık ki;
Kendimizi geliştirmek yerine kendimizi göstermeye çalışıyoruz.

Kendimizi bulmak yerine kendimizi “kanıtlamaya”…

Bir yere gerçekten gitmek yerine, gittiğimizi belgelemeye uğraşıyoruz.

Oysa bazı anlar paylaşılınca küçülüyor.

Bazı hisler sadece yaşanınca gerçek oluyor.

Çok eski bir anı geldi aklıma bunu düşünürken…

Gilan’ın genel müdürü olduğum yıllarda ekip benim “uğurlu” olduğuma inanırdı.

“Siz ne takarsanız satılır” derlerdi.

Ve bazen bir türlü satılmayan çok özel mücevherleri takmamı isterlerdi.

Bu teklifi asla kabul etmezdim.

Çünkü derdim ki:

“Ben çok param olsa Gilan’dan ne alacaksam onu takıyorum. O yüzden benim uğurumu bozmayın.”

Aslında mesele bu sanırım.

İnsanlar samimiyeti hissediyor.

Belki de bugün bazı insanlara “Özlem’e her şey yakışıyor” gibi gelen, büyük bir nezaketle sosyal medyada yazıp beni çok mutlu ettikleri şey; benim yıllardır kendim gibi olmakta inat etmemdir.

Kendimden vazgeçmememdir.

Kim bilir…

Atamızın doğum günü kutlu olsun.🇹🇷19 Mayıs, Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçek doğum günü değil. Gerçek doğum tarihi tam ol...
18/05/2026

Atamızın doğum günü kutlu olsun.
🇹🇷
19 Mayıs, Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçek doğum günü değil. Gerçek doğum tarihi tam olarak bilinmiyor. Ama kendisine sorulduğunda hep 19 Mayıs’ı işaret etmiş.

Yani kendi doğum günü olarak Samsun’a çıktığı günü seçmiş.

Kendi hayatının başlangıcını değil, bir milletin yeniden doğduğu günü.
🇹🇷
Bugün ona ne armağan etmek isterdim diye düşündüm.

Öyle çok pahalı, gösterişli bir şey değil. Zaten kabul etmezdi.

Ben galiba ona şunu söylemek isterdim:

Atam, ben mühendis oldum.
Bu ülkede çalışan, üreten, düşünen kadınlardan biri oldum.
Bir iş kurdum. İnsanlara değer yaratmaya çalıştım.

Ve yalnız değilim.

Senin “Bir toplum, cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinirse o toplum yarıdan fazla güçsüz kalır” diyerek açtığın yoldan yürüyen milyonlarca kadın var bugün.

Kızlarımız okuyor Atam.

Bilimde, sanatta, sporda, teknolojide dünya çapında başarılar kazanıyorlar.

Yetiyor mu? Yetmez.

Ama ışıkları gerçekten çok güçlü.

Yokluğunda zorlandığımız günler de oluyor.

Ama senin bize bıraktığın fikirlerin hâlâ yol gösterdiğini bilmeni isterdim.

Ve en çok da şunu:

Bu ülkenin hâlâ seni çok seven çocukları var.
Hem de çok var Atam ❤️

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun!
🇹🇷🇹🇷🇹🇷🇹🇷

KILIÇLAR ÇEKİLDİ, TARAFINIZI SEÇİN ⚔️AP x Swatch iş birliği saat dünyasını ikiye böldü.“AP bitti” diyen de var, “AP’leri...
17/05/2026

KILIÇLAR ÇEKİLDİ, TARAFINIZI SEÇİN

⚔️

AP x Swatch iş birliği saat dünyasını ikiye böldü.

“AP bitti” diyen de var, “AP’lerimi satacağım” diyecek kadar öfkelenen de, “12 farklı AP’m var, bunu da alacağım” diyen de.

Çünkü Audemars Piguet öyle herhangi bir saat markası değil. Saat dünyasının “Holy Trinity / Kutsal Üçlü” olarak görülen; Patek Philippe ve Vacheron Constantin ile birlikte en elit kulübünün parçası.

Bu yüzden AP’nin; renkli, eğlenceli, hatta yer yer oyuncak hissi veren bir koleksiyon yapması birçok insanın lüks tanımını sarstı.

Burada çok önemli bir detay var:

Eğer bu iş birliği direkt bir Royal Oak kol saati olsaydı, AP zarar görebilirdi.

Bu saatler “ucuz Royal Oak” olmaya çalışmıyor.

Tam tersine; kendini fazla ciddiye almayan, collectible kültürüne göz kırpan, pop-art bir aksesuar gibi davranıyor. Adı bile Royal POP. Dahiyane!

Royal Oak’ın ikonik 8 köşesine referans veren 8 farklı versiyonla gelmeleri de tesadüf değil.

Saat dünyasının bir kısmı hâlâ “Bu gerçek lüks mü?” diye tartışıyor.

Gen Z ise çoktan başka bir şey konuşmaya başladı:

“Eğlenceli mi?”
“Kültürel mi?”
“Paylaşılır mı?”
“Cool mu?”

Bu iş birliği, influencer orduları kullanmadan bütün dünyayı konuşturmayı başardı.

Dubai’de mağazalar kapandı. Londra’da kaos çıktı. İnsanlar saat için birbirine girdi.

Bu artık ürün lansmanı değil, kültürel olay.

Biz  olarak 2025 trendlerinde yaratıcı ve alışılmadık iş birliklerinin yükseleceğini yazmıştık.

2026 saat trendlerinde ise renkli ve eğlenceli saatlerin yükselişinden bahsettik.

Çünkü dünya çok uzun zamandır fazla karanlık, fazla gergin ve fazla ciddi.

Ve bu iş birliği saatçilik tarihine;
“kasmadan cool olmanın”,
“klasik bir markadan beklenmeyen sürpriz yapmanın”,
“lüksün kendiyle biraz dalga geçebilmesinin”
örneği olarak geçti bile.

Devamlı negatif konuşanlara, gençlerin deyimiyle tek bir şey söylemek istiyorum:

SALIN BİRAZ SALIN :)

Meraklısına not: Markayı küçümsemek için değil, içi kurumuşlara inat olsun diye Royal POP’u çok sevdiğim köpeklerle buluşturdum.

Neden yüzyıllardır aşkı bir gülle anlatıyoruz hiç düşündünüz mü?💕Neden en büyük aşk hikâyelerinde, şiirlerde, şarkılarda...
12/05/2026

Neden yüzyıllardır aşkı bir gülle anlatıyoruz hiç düşündünüz mü?
💕
Neden en büyük aşk hikâyelerinde, şiirlerde, şarkılarda hep bir gül var?

Mesele sadece güzelliği değil.

Gülün frekansının 320 MHz ile doğadaki en yüksek enerjilerden birine sahip olduğu söyleniyor. Belki bu yüzden yüzyıllardır şifayla, aşkla, zarafetle ve hafızayla ilişkilendiriliyor.

Belki bu yüzden insan bazen bir gül kokusunu unutamıyor.

Türkiye’de yetişen güller ise dünyanın en kıymetlileri arasında kabul ediliyor.

Ve bazı insanlar o gülün içindeki hikâyeyi gerçekten görebiliyor.
🌹
Gülün adı
Kadının adı Gülşah.

İki ünlü roman vardır: Gülün Adı ve Kadının Adı Yok.
Bu hikâyede ise ikisi de var.

Konumuz, romanlara konu olmuş bir çiçeğin ete, kemiğe ve ruha bürünüp dünyaya dokunduğu bir başarı hikâyesi: GULSHA.

Ben GULSHA markasını adı varken ama ortada bir ürün yokken tanıdım. Sadece dünyanın en iyi markalarına gül esansı sağlayan genç bir kadın ve büyük bir hayal vardı.

Sonra o hayalin, isminden aldığı güçle dünyanın dört bir yanında satılan bir markaya dönüşünü izledim, alkışladım.

Her ülkede olmasını değil sadece; Japonya ve Kore gibi dünyanın en zor kozmetik pazarlarında yer bulmasını alkışladım.

Duty free’de satılan ilk Türk parfümlerinden biri oluşunu, KAGİDER’in yılın kadın girişimcisi ödülünü alışını alkışladım.

Ve bugün, OGGUSTO x GULSHA davetinde, markanın ilk parfüm lansmanında bu yolculuğa bir kez daha tanıklık ettim.

Ruzy Gallery’deydik. Çünkü hem markanın ruhu hem de sunumu bir sanat galerisinde olmayı hak edecek kadar özenliydi.

Gülün büyüsünü, teknolojinin imkânlarıyla buluşturan çok özel bir atmosfer hazırladık.

Fransız bir parfümör tarafından tasarlanan Rose, I Am ise gerçekten ruhlara dokunmayı başardı.

Bu hikâyenin beni içine çeken çok yanı var.
Gülün taşıdığı şifa, mistik tarafı, hafızayla kurduğu bağ…

Ama hepsinden çok genç bir kadının inşa ettiği başarı.

Bugün en çok onu alkışlamak istiyorum.

Bu alkışlar dünyanın dört bir yanından duyulsun.
Kadınlar, kurdukları markalarla, hayalleriyle ve emekleriyle büyüsünler.

Satırların arasından size de hafif bir gül kokusu geldi mi?
🌹

Address

Bali

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Özlem Güsar posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Shortcuts

Share