25/09/2026
İyi olmadığın günlerde doğal taşın kıymeti, seni bir anda başka bir hâle çevirmesinde değil; kendinden uzaklaştığın vakit yeniden kendine dönecek yolu hatırlatmasındadır.
Dağıldığın an, ömrün de seninle birlikte durduğunu sanırsın.
Saat ilerler ama vakit geçmez.
Nefes alırsın ama içine kadar varmaz.
Bir cümle, bir haber, bir kayıp yahut bir kırılma; birkaç saniyenin içine koskoca bir ömür sığdırır.
Başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi…
Yerin çekilmiş gibi…
Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacakmış gibi…
O anda yarını düşünmek bile ağır gelir.
Üstelik sana normalde iyi gelen şeylerin hiçbirine elin uzanmaz.
Bir yolculuk, sevdiğin bir yemek, bir dostun sesi, bir yürüyüş…
Bunların sana iyi geleceğini bilirsin; yine de kendine uzanacak kuvveti bulamayabilirsin.
İşte düğüm biraz da burada başlar.
Mesele yalnız üzülmek değildir.
Kendini yeniden hayata çağıracak ilk küçük adımı bulabilmektir.
Bizi kıymetli kılan, hiç düşmemek değil;
düştüğümüzü fark edecek idraki ve yeniden doğrulacak iradeyi kaybetmemektir.
Düşüş dediğimiz şey, her vakit son değildir.
Kimi vakit, eski hâlin artık taşınamadığını haber veren bir eşiktir.
Ne var ki bunu, tam yere düştüğün anda görmek kolay değildir.
Doğal taşın kıymeti de tam burada belirginleşir.
İradeyi elinden alan bir kudret olarak değil…
Sen hiçbir şeye uzanmak istemediğinde bile teninde duran, niyetini sana hatırlatan bir destek olarak.
Kişiye göre seçilmiş bir doğal taşın taşıdığı enerji ve frekansın, zorlandığımız vakitlerde hâlimizi toparlamaya destek olduğuna inanıyorum.
Boynunda duran bir kolye…
Bileğinde taşıdığın bir bileklik…
Sen o gün hiçbir şey yapmak istemesen de oradadır.
Belki yeniden ayağa kalkış da büyük bir kararın içinden değil;
“Buradayım. Nefes alıyorum. Bu da geçecek.”
diyebildiğin küçücük bir anın içinden başlar.
Doğal taşı bu yüzden seviyorum.
Hayatı senin yerine değiştirdiği için değil;
hayattan vazgeçmediğin o en derin yeri sana yeniden hatırlatabildiği için.